'Pandemide kadına şiddet artarken yargı yavaş işledi'

  • 09:03 25 Mayıs 2021
  • Güncel
 
Marta Sömek
 
İSTANBUL - Pandemi sürecinde artan erkek şiddeti ve cezasızlık politikalarını değerlendiren İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri, derneğe başvurularda ciddi bir artış yaşandığını kaydederek, başvuruların, can güvenliğinin sağlanması, barınma sorununun giderilmesi gibi belli başlıklarda gerçekleştiğini söyledi. Gülseren, “Sanki yoksulluğun, mutfakta pişmeyen yemeğin nedeni kadınmış gibi bir durum oluşturuldu. Artan stres, kadınlara farklı şekillerde şiddet olarak yansıdı” dedi.
 
Her geçen gün artan erkek şiddeti ve kadın katliamları 2020 yılının Mart ayıyla beraber tüm dünyayı saran koronavirüs salgını sürecinde daha da arttı. İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi Başkanı Avukat Gülseren Yoleri “tam kapanma” süreciyle beraber hız kesmeyen şiddete maruz kalan kadınlar ve derneklerine gelen destek başvurularına ilişkin ajansımıza değerlendirmelerde bulundu.
 
‘Pandemide kadınların iş gücü arttı’
 
Kadına yönelik şiddetin pandemi döneminde arttığına dair pek çok çalışma ve açıklama yayınlandığını kaydeden Gülseren, bu noktada İHD'ye yapılan çok sayıda başvurunun olduğunu ifade etti. Pandeminin yol açtığı en önemli durumun kapanma ve yoksullaşma olduğuna dikkat çeken Gülseren, “Kapanma sürecinde kadınlar birçok aile ferdiyle ortak bir alanda yaşamak zorunda kaldı. Özellikle geleneksel aile yaşamı sürdürenler açısından çok dar, yaşanması güç ve olanaksız oldukları alanlarda kadınlar hem mutfak, hem genel olarak ev düzenini sağlama yükümlülüğünü, hem çocukların eğitimiyle ilgilenme hem de yetişkinlerin ihtiyaçlarına cevap verme gibi pek çok yükümlülüğü aynı anda taşımak durumunda kaldı” dedi.
 
'Fiziki şiddet başvuruları oldukça yoğun'
 
İşsizlik ve yoksulluğun yol açtığı sorunlarla yine kadınların boğuşmak durumunda kaldığını söyleyen Gülseren, şöyle konuştu: "Her gün 'yemek pişirmesi gereken kadın', alışveriş yapamadığında okların ucu sorun olarak yine kendisine döndü ve bu nedenle hakaret, şiddete uğrayan pek çok kadın oldu. Sanki yoksulluğun sebebi veya mutfakta yemek pişirmiyorsa bunun nedeni kadınmış gibi bir durum oluşturuldu. Artan bu stres, kadınlara farklı şekillerde şiddet olarak yansıdı, fiziki şiddet başvuruları oldukça yoğun olmakla birlikte hem ekonomik hem de psikolojik şiddetin de bu noktada çok önemli bir yeri olduğunun altını çizmekte fayda var.”
 
Hukuki destek, en çok ön plana çıkan taleplerden biri
 
Gülseren, özellikle şiddet mağduru kadınlar açısından bu süreçte çok fazla ön plana çıkan taleplerin başında hukuki destek geldiğini belirtti. Aynı zamanda can güvenliğinin sağlanması, barınma sorununun giderilmesi ve ekonomik ihtiyaçlarının karşılanması gibi belli başlıklarda taleplerin de yoğunlaştığını sözlerine ekleyen Gülseren, "Gelen başvurular arasında çocuklarının okul, yiyecek ve eğitim ihtiyaçlarını, daha küçük çocuklar açısından mama ve bez ihtiyacını ve sağlıkla ilgili giderlerini karşılayamadığı için pek çok kadının eşinin de işsiz olduğunu ya da değişik ailelerin gelirlerine göre değişen asgari ücret veya emeklilik gelirlerinin geçinmeye yetmediği için yaptıkları destek başvuruları var" şeklinde konuştu. 
 
Kadınların sığınacağı yerler kapatıldı
 
Gülseren, şiddet mağduru kadınların bu dönemde şikayette bulunabilmelerinin çok daha zorlaştığına, şiddete uğrayan bir kadının eğer şikayette bulunacaksa aynı zamanda evini terk etmek durumunda olduğuna değindi. Ancak kadınların sığınacağı yerlerin pandemi döneminde kapatıldığını kaydeden Gülseren, pek çok kadının normal zamanlarda gidebilecek yakınları varken pandemi döneminde kimsenin kapısını çalamadığı için kendisini korumasız hissettiğini ve şikâyet etmekten ya da dava sürecine yönelmekten kendisini geri çektiğini dile getirdi.
 
‘Yargı bu süreçte daha ağır ve yavaş çalıştı'
 
Yasa kapsamında evden uzaklaştırma, kişiye yaklaşılmasının engellenmesi ya da telefonla veya benzer araçlarla rahatsız edilmesinin önlenmesi noktasında bir ila altı ay arasında değişen sürelerle bir takım engelleme kararlarının verilebildiğine işaret eden Gülseren, "Mahkemelerin dahi nöbetleşe çalışmak durumunda kaldıkları, pandemi nedeniyle ya da Covid-19 vakaları çıktığı zaman bir mahkemenin neredeyse tamamı tatil ediliyor, dolayısıyla yargı da bu süreçte daha ağır ve yavaş çalıştı. Bu durum, bu tür başvuruların değerlendirilmesi noktasında ciddi bir sorunu karşımıza getirmiş durumunda" ifadelerini kullandı.
 
Gülseren "Yargıda acil işlerin zamanında yapılması, ertelenmemesi yönünde bir karar olmakla birlikte bir mahkemenin kapalı olması ve diğer mahkemelere daha fazla iş yüklenmesi sonucunda bununla baş edilmemesi gibi bir takım fiziki koşullar nedeniyle yapılacak daha acil işlerin de daha gecikerek yapıldığını biliyoruz” sözlerini kullandı.
 
'Sözleşme’den çekilme kararının ardından şiddet daha da artacak'
 
Kadınların yaşamlarını sürdürecek bir takım sosyal imkanlara kavuşturmadan verilen bu tür kararların kadınlara ikinci ve üçüncü travmaları yaşattığı değerlendirmesinde bulunan Gülseren, “İstanbul Sözleşmesi'nden çekilme kararının ardından kadına yönelik şiddetin daha da artacağı bir süreç olacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu süreçte iktidarın söylemleri kadına yönelik şiddeti bir anlamda meşrulaştıran, kadını koruma noktasında mekanizmaları zayıflaştıran ve anlamsızlaştıran bir süreci de beraberinde getirmiş oldu” şeklinde konuştu.
 
‘6284 sayılı yasanın yürürlükten çekilmesi ihtimalini de barındırıyor’
 
"Toplum böyle bir algıyla beslendiği için çok daha yaygın ve kolay bu şiddetin ortaya çıkma ihtimali söz konusu oldu" diyen Gülseren, bugünden bu algıyla dolan erkeklerin şiddet uygulamaya daha meyilli olacağını belirtti. Gülseren, kadınlara koruma hakkı tanıyan 6284 sayılı yasanın yürürlükten çekilmesi ihtimaline ilişkin ise şu değerlendirmelerde bulundu: "Sözleşmeden sonra çıkarılmış bir yasa ve sözleşmenin uygulanabilmesi için gerekli olan bir yasal düzenlemeydi. Bu yasal düzenleme hala yürürlükte. Bu yüzden de halihazırda kadınlara yönelik şiddetin önlenmesinde bu mekanizmalar kullanılabiliyor. Ancak bu yasanın dayandığı Sözleşme’nin iptal edilmiş olması, bu yasanın yürürlükten çekilmesi ihtimalini de barındırıyor. Bunu destekleyen bir takım siyasi söylemler ve yaklaşımlar var ve bir takım kampanyalar da yapıldı 6284 sayılı yasanın kaldırılması yönünde. Bir takım revizyonlar yapılarak kadınları koruyan bu yasadan da geri dönülebilir, bu bir tehlike olarak önümüzde duruyor."
 
Göç mağduru, mülteci ve tarım işçiliği yapan kadınlar
 
Kadınlar arasında da bazı grup kadınların çok daha ağır sorunlar yaşadığının altını çizen Gülseren, zorunlu göçe maruz kalan kadınlarla birlikte aralarında mülteci ve tarım işçiliği yapan kadınları da ele alarak bu kesimlerin çok daha yoksul, hak yoksunu ve korumasız bir durumda oldukları için yoğun sorun yaşadıklarını ifade etti. Gülseren, erken yaşta evliliklerin en çok bu gruptaki kadınlarda söz konusu olduğunu aktardı.
 
'Kadınları bu yaşama mecbur eden yaklaşımın ve sistemin kendisi görülmeli'
 
"Özellikle mülteci kadınlar tartışılırken, mülteci kadınların ikinci-üçüncü eş olarak kabul edilmeleri çok tartışma konusudur” diyen Gülseren, ancak bu kadınları mecbur eden yaklaşımların sorgulanması gerektiğini vurguladı. Gülseren, “Burada suçlu olanlar kadınlar değil, aslında kadınları bu yaşama mecbur eden yaklaşımın ve sistemin kendisi bunun mutlaka tartışılması ve görülmesi önemli" sözlerine yer verdi.
 
Kadınların hiçbir zaman sadece kendi sorumluluklarıyla yürüyemediğini kaydeden Gülseren, bu nedenle de sosyal imkanlara kavuşturulmaları gerektiğini ve bunun için devletin yapması gereken çok önemli şeyler olduğunu ifade etti. Gülseren aynı zamanda toplumun da söz konusu korumasız kesimlere yönelik nefret ve ayrımcı yaklaşımlardan vazgeçmesi ve haklar yönünden eşitlik algısının güçlendirilmesi çağrısında bulundu.
 
'Dayanışmaya ihtiyacımız var'
 
Gülseren sözlerini şöyle tamamladı: "Yoksul düşen yoksunluğa uğrayan mülteci, zorunlu göç mağduru bir Kürt kadın, Roman veya herhangi biri olduğuna bakmaksızın insani değerler ve haklar yönünden bir eşitlenme ve dayanışmaya ihtiyacımız var. İnsan hakları savunucuları olarak bu yönlü bir algının yerleşmesi ve bir bilincin gelişmesinin de bu sorunların çözülmesine önemli bir katkı sunacağını düşünüyoruz."